”Berlin Tam Bir Saçmalık”

Berlin’e gidip gitmemeyi birçok kez düşündüm. Önümde bir fırsat vardı, biricik kuzenim bir süreliğine oraya yerleşmişti, birlikte vakit geçirebilir, şehri yavaşca gezebilirdim ama uçak bileti fiyatları gözüme fazla göründü. Portekiz’de avrupanın bir ucu sonuçta. Her yere o kadar da kolayca gidemiyorsun. Bir süre biletlere baktım, sonra uygun bir şey buldum. İki, üç hafta öncesinden sanıyorum, biletimi alıp beklemeye başladım. Burada havalar henüz ısınmamıştı, bitmek bilmeyen yağmurlardan bıkmış usanmış, Türkiye’de yiyemediğim yemekleri Berlin’de yiyebilme hayalleri kurmuştum. Çantayı son dakika hazırlayıp, bagajım sorunsuz geçer mi geçmez mi sıkıntısıyla havaalanına gittim. Her şey normaldi, çok da sıkıcı olmayan üç saat sonra Berlin’e indim. Kuzenim beni karşıladı, onun mimarlık projeleri, benim havadan sudan dert yanmam, şehri merak etmem ve biraz çekingenliğimle başladı yolculuk.

Berlin’de geçirdiğim beş – altı gün boyunca hava sıcaklığı normalin üstündeydi. Sıcaktan kavruluyorduk, havanın iyi olmasını o kadar dilemiştim ki, şaşırdım böylesi bir sıcağa. Kuzenim, aynı zamanda yalnızca çocukluğunu gözümün önünde canlandırabildiğim ve kocaman, yetişkin, aklı başında, uyumlu bir kız olmuş yeni arkadaşımla ısınmaya başladık. Metrolarda ben orda olduğum süre boyunca beli çalışmalar ve gecikmeler vardı ama bu ilk gün dışında ikimizi de rahatsız etmedi. Metroda bol bol sohbet ediyor, insanlar, kıyafetler, binalar, kitaplar, akrabalarımız ve gelecek hakkında konuşup duruyorduk. Kuzenimle olmaktan çok hoşlanmıştım, hem etrafı bilen biriyle olmak güzeldl, hem de yeni bir muhabbet kurmak güzeldi. Gündüzleri erken kalkıp 4-5 durak sonra şehir merkezine inip, etrafı bacaklarım ağrıyıncaya kadar gezip fotoğraf çekmekle geçirdim. Öğleye doğru kuzenim de şehre geliyor, birlikte gezip dolaşmaya devam ediyorduk. Berlin’e ilk bakışta vurulmadım. Karnıbahar gibi yavaş yavaş sevdim. Bitmek bilmeyen sokaklarda, her tarafta karşıma çıkan parklarda, bir sürü caddenin kesiştiği köşelerde kayboldum. Berlin’e ilk kez geliyordum ve burası sandığımdan çok daha ucuzdu. Her tarafta bisikletle dolanan insanlar hemen keyfimi yerine getirdi, şehir çok hareketli, yemek yiyecek bir sürü alternatif ile doluydu. Yapılması gereken birkaç kilişeyi yaptık ve ben zamanımın çoğunu marketten 7 euroya aldığım 3 tane kodak filmin fiyatına her seferinde şaşırarak, fotoğraf üstüne fotoğraf çektim. Çocukları ve yaşlıları biraz takip ederek sokaklarda dolaştım, onların fotoğraflarını çektim, kendimi biraz Vivian Maier gibi hissediyordum, internet lazım olduğunda daha serin olan metro istasyonunun içine girip gitmek istediğim yerlere baktım, bol bol kahve içtim, yedikten on dakika sonra karnıma ağrılar giren meşhur Mustafa’nın dönerini yedim ama pek beğenmedim, günde en az yirmi, otuz bin adım atmama rağmen bacaklarım pek ağrımadan birkaç günü böylece tamamladım.

Berlin biraz pisti, çok ucuzdu, her taraf deli doluydu ama şehrin yaşıyor olma hali hoşuma gitti. Bana hem çok kaba, hem çok nazik davranılan bir şehirde bulunmamıştım hiç.
Dördüncü günün sabahı yine erkenden evden çıkıp Bergamon Müzesini dolaştım. Müze sakindi, oturup düşünecek köşeleri vardı. Uzun bir süre orda kaldım, Berlin’de son günümdü, bir photoautomat bulup fotoğraf çekindik. Bu hep yapmak istediğim bir şeydi. Sonra vedalaştık ve ben Portekiz’e döndüm. Elimde üç tane film vardı, şehre gidip onları tab ettirdim. Yüzün üzerinde fotoğraf vardı elimde ama yalnızca yirmi tanesini sevdim. Tiago’ya uzun uzun Berlin’i anlattım, 2013 yapımı A Coffee in Berlin (Oh Boy) filmini izledim. Marquez’in Doğu Avrupa’da Yolculuk kitabını tekrar elime aldım. ‘Berlin Tam Bir Saçmalık’ yazısını tekrar okudum. Başlık o kadar hoşuma gitti ki, ben de alıntılamak istedim. Fotoğrafları, bitmekte olan defterimi, kartpostallar ve biletleri masama koydum, Berlin yazısını yazmalıyım diye birkaç gün sıkıntı çektim ama yazmadım. Sonra bir akşam oturup aklımda kalanları anlatmaya çalıştım. Aklımda kalanlar bunlardı.

berlin travel blog berlin travel blog

berlin travel blog berlin travel blog

berlin travel blog

berlin travel blog

berlin blog travel berlin blog travel

berlin blog travel

Meraklısı için uğradığım yerler,

Lass Uns Freunde Bleiben: Akşama doğru kahve sonrası bira için buraya bir iki kere uğradık. İçerisi o kadar sade döşenmiş ki, kışın içeride (muhakkak kar yağarken) oturmak isteyeceğimi düşündüm. Basit bir bar, içeride hoş, göz yormayan renkler.

berlin travel blog

berlin travel blog

berlin travel blog

Monkey Bar: Buraya hem gündüz, hem akşam gelmek gerekir diye düşünüyorum çünkü barın hayvanat bahçesine bakan tavana kadar camlı müthiş bir manzarası var. Müzikler ve kokteyller lezzetli.

berlin blog travel

berlin bar travel blog berlin bar travel blog

Ben Rahim Coffee: Bir sabah kahvaltı edecek sakin bir yer ararken bir avludan içeriye girdim, sonra başka bir avluya, sonra bu küçük kafeyi buldum. Çok hoş, sakin, otantik müzikler çalıyordu. Küçücük bir kafe, dışarıda kahvaltı ederken gazetelere baktım. Berlin’de en sakin, sessiz sabahımdı.

berlin blog travel travel blog berlin

Cafe Gorki Park: Bir kahvelerini içtim, içerisi de dışarısı da çok tatlıydı.

berlin travel blogberlin travel blog

Factory Girl: Yine Mitte dolaylarında, yeşil, beyaz ağırlıklı hoş dekorasyonuyla beni içine çeken başka bir yer oldu. Sevecen çalışanlar, sağlıklı alternatifler.

berlin travel blog berlin travel blog

berlin travel blog

Cafe Neundrei: Alexandrplantz dolaylarında yürürken tuvalet molası için içeri girdim. Tatlılardan gözümü alamayınca, bir tane sipariş ettim. Hiç pişman olmadım. Enfesti. Sonradan öğrendiğime göre hepsi ev yapımı ve veganmış. Yediğim en güzel pastaydı.

blog travel berlin blog travel berlin

House of Small Wonder: Berlin’e gitmeden önce bu kafenin birçok fotoğrafını görmüştüm. İnstagram ünlüsü kafelerden biri. Bir sabah yapacak daha iyi bir şey bulamamış olmalıyım ki buraya gitmem gerek diye düşündüm. Metroya atlayıp geldim. Kredi kartıyla ödeme yapamıyorsunuz, daha kapının girişinde ‘only cash’ yazıyor. Geri çıkıp para çektim. Büyüleyici bir giriş mi? Otantik doğu esintili bir halı, tavandan sarkan çiçekler, dönerek yukarı çıkan şirin bir merdiven. Yukarı çıktım, tabii girişte bir sürü fotoğraf çektim, tıpkı instagramda gördüğüm gibi. Sabah çok erken saat olduğu için içerisi bomboştu. Yine de kafenin köşede kalmış bir masasına oturmamı istediler. Sonra görece daha iyi bir masaya oturdum. Çalışanlarla birbirimizden hoşlanmadık. Yarım saat geçmeden içerisi bir anda dolmaya başladı. Muhtemelen benim gibi girişin fotoğrafını çeken bir sürü insan, yukarıda bardakların ve etrafında fotoğrafını çekmeye başladı. Bir kahve, bir de omletle kruvasan istedim. Servis hızlı, tatlar normal. Kendime şu soruyu sordum, Nazlı buraya niye geldin? Büyük, başka büyük binalara bakan pencerelerin olduğu, hiç de hoş sayılmayacak bir sokağın, hiç de hoş olmayacak binasının üst katına niye geldin? Tavandan sarkan bu çiçeklerin aynısı senin evinde de var diye düşündüm, üstelik çalışanlar dahil burda tek bir Alman yok. Bir parkta otursan daha mutlu olurdun. Üstelik içeride internet de yok. İnstagramda bu kadar ünlü olan bir kafenin nasıl interneti olmaz diye düşündüm. Kahvemi bitirip, çalışanların kalkmamı istediklerini düşünerek çıktım.
Bunları bu kadar ayrıntılı anlatmamın sebebi, içerisini beğenmedim, bana hoş davranmadılar, bence gitmeyin demek değil. Aksine ters hiçbir şey olmadı. Normakdi. Hakkında daha hoş şeyler yazdığım yerler içinde bence mutlaka gidin demiyorum. Açıkcası burada bir şeyler yazmaya çalışırken en az ilgilendiğim ve en az keyif aldığım kısım bu. Ama başka bir yere gidince doğal olarak okuyucular öneri istiyor, bekliyor, mesajlar alıyorum. O yüzden daha çok dikkat etmeye, not almaya başladım. Bu hikayeyi uzunca anlatmamın sebebi biraz da bu yüzden. Aslında bir şehri gezmek, keşfetmek kendiliğinden olan bir şey. Berlin’de kaldığım süre boyunca daha önce instagramda görüp de gittiğim tek yer burası oldu ve o kadar da hoşuma gitmedi demek istiyorum. Çiçeklerden, doğu esintili halılardan bu kadar hoşlanıyor muyuz? Yoksa çoğu şeyi fotoğrafta görmek mi hoşumuza gidiyor? Dönerken bunları düşündüm.

berlin blog travel blog travel berlin

Funk You: Mitte’de yine sağlıklı atıştırmalıklar, smoothiler ve türevlerini yiyebileceğiniz, Berlin’in çoğu suratsız kafelerinin tersine çalışanları güler yüzlü, içerisi aydınlık kahvaltı için güzel bir alternatif.

berlin blog travel berlin blog travel

8 Replies to “”Berlin Tam Bir Saçmalık””

  1. Keyifle okudum yine. Fotoğraflar, yorumlar harika. Hem kalemini, hem de gözünü seviyorum nazlı 🤗 ve Berlin’e kışın gitmiş biri olarak iyi ki havalar sıcakken orada idin diyorum 🙂 senin gibi sıcak seven biri için kışın eziyet olabilir Berlin. 😊 Daha uzun uzun uzun yazılar, belki ileride bir kitap bekliyoruz senden ☺️ .

    1. Nazlıcım, çok teşekkür ederim güzel yorumun için. Çok mutlu ettin beni.

  2. cok yumusak bir yazi tonu ❤️ fotograflara bayildim !

    1. Çok teşekkür ederim!

  3. kenan güvenç says: Reply

    her yerin tabaklar, kahve fincanları,tabelalar,kapılar-pencereler-, pastalar’dan müteşekkil bir de insansız dünyaya sahip olduğunu, insansız bir dünyanın gerçek bir sessizliğe sahip olduğunu ve insanın istediği an da oraya geçebileceğini düşündürdün….bir de alakasız bir şekilde sıcağın kirli olduğunu, soğuğun ise temiz…bir de ”berlin…alexanderplatz” fassbinder’i…

    1. Yorumu iki kere okudum, çok hoşuma gitti.

  4. Kahvemi yaptım, gelen maili bu kez telefondan değil, kendime mumlu, kokulu ,spotifydan sakin bir müzik açıp, ortamımı hazırlayıp, iş başvuruları yapmadan az evvel bilgisayardan yazını açtım ve okudum. Demek sende, girdiğin bazı kapıdan içerilerde burada kışın kar yağarken oturulur, kar yağarken mutlaka gelmeliyim diyenlerdensin:) Şaşırmadım 🙂

    1. Yazı biraz kısa oldu ama bir dahakine bu ortama daha özenli bir yazı.

Leave a Reply